Balkan Günlükleri-3

        Saraybosna!
       Balkan yolculuğumda asıl varmak istediğim şehir. Sarajevo. Avrupa'nın ortasında vahşeti görmüş masum şehir. Güzelliği Boşnaklar, Sırplar, Hırvatlar arasında paylaşılamamış.


İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulmak istenen barışa dayalı yeni dünya düzeni buraya uğrayamamış ne yazık ki. Komşu ülkenin vatandaşları katledilirken üç maymunu oynayan Avrupa ülkelerinin hiç mi canı acımadı ki? -Sözde- barış sağlayıcı Birleşmiş Milletler'in, güvenli bölge oluşturdukları Srebrenica'yı tek emirle cehenneme dönüştürürken hiç mi vicdanları sızlamadı? Bu kadar mı kördüler ki su kuyruğunda, ekmek kuyruğunda bekleyen insanların üzerine bombalar yağarken 'dur' diyemediler? Dünyadaki Boşnak nüfusunu yok etmek için etnik temizlik yapılırken kullandıkları aracın kadınlara saatlerce tecavüz etmek olduğunu bilip, tüm dünyada insan haklarının savunuculuğunu yapmak hangi mantığa sığdı? Ah savaşın izlerini hala silemeyen Bosna'm o kadar güzelsin ki. 
        Bosna Savaşı'yla ilgili çok şey okudum, çok şey izledim. Belki ondandır bu kadar yaslı, bu kadar dolu olmam. Şehre varıncaya kadar belki o kadar da değildi. Ama binaların üzerindeki kurşun izlerini görünce ürpermemek imkansız. Etrafını çeviren dağlardan her an bir Sırp sniperı sizi nişan alacakmış gibi tedirgin olmak da belki bu yüzden. Neyi paylaşamadınız ki bu şehri karamsarlığa sürüklediniz? 






       Sarajevo'ya vardığımda memlekete dönmüş gurbetçi gibi hissediyorum kendimi ilk defa gelmeme rağmen. Hiç bir insanı kapısından geri çevirmeyen şehir. Camisiyle kilisesi yanyana olan güzel şehir bizi de sessiz sakin karşılıyor. O kadar yorgunuz ki kendimizi bizim kadar yorgun şehrin kollarına bırakıyoruz.


      Sabah erkenden yola koyulmak kanımızda var. Hele ki rotada Mostar varsa kim tutar bizi? Saraybosna'dan trene atladığımız gibi muhteşem manzarasıyla Mostar'ıma kavuşmaya gidiyorum. Trenin nostaljikliği, yemyeşil yolların güzelliyle 3 saat çabucak geçiyor.

İnip yürümeye başlıyoruz. Küçük tatlı sokaklardan geçtikten sonra, sıra taşlı yola geliyor. Etrafımdaki dükkanlara bakarken köşeyi döndüğümde birden karşımda buluyorum onu. Anlayamıyorum ilk başta. Nasıl ya? Yemyeşil doğanın içindeki bu taş köprüye nasıl kıydınız peki? Tarihi bombalarken de bir an bile durup düşünmediniz değil mi? Binlerce insanı kıyarken gözlerini kırpmamışlar, bir köprüye mi kıyamayacaklar gerçi. İşte tam da bu yüzden 'Don't Forget 93'! Yıkılan köprüden bir parça.
     Doyamıyoruz güzelliğine. Her anımızı fotoğrafladıktan sonra sıra geldi yemek yemeyeee. İşte bu uzun zamandır beklediğim şeydi: Cevapi! Bolca yağlanmış pidenin arasında köfte. Yanında küp küp doğranmış soğanınız ve közlenmiş biberinizle birlikte. Ah bir de ayran söyledik mi, değmeyin keyfimize.
Balkan ülkelerinde lezzetsiz diyebileceğim yemek yok sanırım. Yine bayılıyorum. Şadırvan restorantının güzel insanlarına güzel yüzleri ve bize verdikleri minik hatıralar için de minnetlerimizi sunuyoruz.
     Mostar'dan ayrılmak zor. Bana orayı hatırlatacak minik minik anılarımı da toplayıp Saraybosna'ya geri dönüyoruz. Bu güzel şehir bizi sıcacık havasıyla buyur ediyor. Haydi Başçarşı'ya! Beklediğimden küçük olsa da o samimiyeti, o sıcaklığı bize yetiyor. Budva planı iptal olunca bu şehri içimize çekmek için bir gün daha kazanıyoruz. 

      Şehrin kalbini keşfetme zamanı. Baščaršija Arnavut kaldırımlı sokaklarıyla büyülüyor bizi. Yine Osmanlı mimarisi bizi evimizde gibi hissettiriyor. Küçük sokaklarına gire çıka Sebilj'e varıyoruz. Bosna'nın en önemli sembollerinden biri olan bu ahşap yapıcık Mehmet Paşa tarafından yapılmış. Etrafındaki küçük tatlı mekanları listemize ekleyerek dolaşmaya devam ediyoruz. 

     Bosna tüm dinleri hoşgörüyle karşılaşıyor. Bu nedendendir ki Avrupa'nın Kudüsü sayılması. Gazi Hüsrev Bey Camii de Müslümanlar için önemli bir durak. Farklı dillere, farkı etnik yapılara sahip olsalar da aynı dini paylaşan, dua için aynı göğe açılan ellerin arasına karışamasam da o havayı solumak bile yetiyor. Bu cami de savaştan nasibini almış. Hemen yanında Saat Kulesi gözümüze çarpıyor. Hele ki akşam üstüyse bu cami ve kule muhteşem bir görüntü sunuyor bize. 
      Ah Ferhadije. Savaşın en kötü yüzünü görmüş caddelerden biri. Ferhadije Şehitleri'ne rahmet dileyerek tarihi içimize çekmeye devam ediyoruz. Saraybosna Katedrali bizi karşılıyor bizi. İsa'nın Kalbi'nin içini merak ettiğimiz sırada Katoliklerin merasimine karışıyoruz. Ne olduğunu anlamazsak da saygıdan orayı terketmiyoruz. 
     
Srebrenica Müzesi derinden yaralıyor bizi. Savaşı bitirmek amacıyla buraya gelen Birleşmiş Milletler savaş kurbanları için 'güvenli bölge'yi Srebrenica'ya kuruyor ve insanları oraya naklediyor. Ancak Milosevic oranın kendilerine ait olduğunu iddia edip bu güvenlik duvarını aşarak Bosna Savaşı'nın en acı kayıplarını yaşatıyor bize.
Galeride o zamana ait fotoğraflar karşısında gözyaşlarımı tutmam mümkün olmuyor. Duvarlar katledilen insanların isimleriyle dolu. İzletilen belgesel karşısında da güçlü kalamıyorum. Gittikleri yerde huzur bulduklarını umarak müzede ayrılıyoruz.
      Hayde Burek yemeyee! Boşnak böreği hayaliyle Sac'a ulaşıyoruz. Yurtdışında Türkçe anlaşabilmek ne de güzel. Yine metal tabaklarımızda bol yoğurtlu bureklerimizi alıp Türkçe şarkılar eşliğinde bu lezzetin tadını çıkarıyoruz. 

     Kültürler bir olunca hiç yabancılık çekmeden Türk kahvemizi içmeye gidiyoruz. İçeri girdiğimiz an yine masalarda dilimizi konuşan insanlar olması bizi mutlu ediyor. Sevdah Kahva'da sade kahvelerimizi ve meşhur Tufahije'yemizin tadına bakıyoruz. Yine damaklarımız şenleniyor. 


     Şehrin ortasından geçen güzel Milyatska Nehrini selamlayıp, kurşunlu duvarlar arasından otelimize varıp günümüzü sonlandırıyoruz.

     
  Bilge Kral için dua etme zamanı. Alija Izzetbegovic'in mezarının da içinde bulunduğu Kovaçi Şehitliği'ne varıyoruz. Alija özellikle burada yatmak istemiş. 
“Vasiyetimdir, beni şehitlerimin yanına gömün. Benim yanım onların yanıdır. Beni ayrı bir yere defnetmeyin, zira benim ziyaretime gelenler onlardan da dualarını esirgemesin, mahzun kalmasınlar.” 

Biz de onun vasiyetine uyup dualarımızı esirgemiyoruz. 



     Baş Çarşı ' dan uzaklaşmışken şehre bir de tepeden bakmak için Źuta Tabija tepesine çıkıyoruz. Dik yokuşlardan geçerek buraya varmak zor olsa da manzara inanılmaz. Saraybosna göz alabildiğince ayaklarının altında uzanıyor. Güzel Bosna'ya buradan bakmayı tekrar diliyorum ve umuyorum ki hayatımın geri kalanında bu tepeye bir kez daha çıkabileyim. 

     Yavaş yavaş akşam olurken Sarajevo'ya veda da yaklaşıyor. Gitmeden meyveli rakının tadına bakmadan olmaz. Bosna'da zaten sayılı mekanlarından biri olan Cheers ' ta oturup vişneli rakija içiyoruz. Bizim geleneksel Türk rakısından oldukça farklı. Küçük shot bardağında ve yanında su ile içiliyor. Biz çok sevdik mutlaka denenmeli. 


     Biz iki Supertramp yola çıktığımızda hiç bir plan yapmamıştık. Sadece rotamız belliydi. Otellerimizi, biletlerimizi hep gittiğimiz şehirlerde ayarladık. Bu ana kadar herşey pürüzsüz ilerlerken son durağımız olan Karadağ'a Bosna'dan ulaşım olmadığını öğrendik. Mecburen Üsküp'e dönüş yaptık. Son otobüs yolcugumuzda bir gün de 4 ülke sınırından geçerek gerçek birer Supertramp olduğumuzu kanıtladık. Balkanlar benim hayalimdi. Bu yolculukta bana eşlik eden; tüm surat asmalarıma katlanıp bana bıkmadan çözüm üreten  dostum Deniz'e sonsuz teşekkür ediyorum.

     Osmanlı'nın yıllarca hükmettiği bu topraklar; aynı kültürü aynı geçmişi hatta zaman zaman  aynı dili paylaştığımız bu insanlar mutlaka ziyaret edilmeli.

      

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Benim Aşk Adam- Bozcaada

Güzel Atlar Ülkesi - Kapadokya

Komşu Ziyareti - Sakız Adası (Chios)

Macera Dolu Amerika Amerika!

Uyumayan Ada - Mikonos