Macera Dolu Amerika Amerika!

                           
New York

     Öğrenciyseniz ve Özgürlükler Ülkesi'ne gitmek istiyorsanız en güzel yol Work&Travel yapmak. Hem para kazanıp hem gezmenin daha iyi bir yolu yok.
      Üniversite birinci sınıfta karar verdim gitmeye. Aileyi ikna etme sürecini de atlattıktan sonra gidip tüm WAT şirketleriyle görüştüm ve en uygunu seçip hemen belge hazırlamaya başladım. Uzun ve yorucu bir süreç ama 'iyiki' yapmışım dedirtecek bir deneyim için değerdi. Uzun araştırmalar sonucu Florida'da bir otelde 3 aylığına housekeeping işine kaydoldum. Ve haziran 12'de yolculuğum başladı.


     3 aylık çalışma ve para biriktirme sürecini hızla geçiyorum. O süre içinde bir sürü internasyonel arkadaşım oldu hala da görüşüyorum. İnanılmaz bir deneyimden kastım da buydu. Başka ülkelerde kendine birer kapı açmak :)

     Elena bana çok yakın bir dost oluyor. İkimizin de işten izin kopardığı bir haftasonu evimiz Destin'den ilk uzak yolculuğumuza çıkıyoruz. İstikamet New Orleans.
New Orleans

  NEW ORLEANS- Bu şehir hakkında hiçbir şey bilmiyordum. Sırf Elena'nın isteği üzerine gidiyordum bu kadar sevebileceğimi ummadan. O tarihe uygun uçak bileti bulamayınca otobüsü tercih ediyoruz. Ne kadar kötü olabilir ki? Bu kadar; aktarmalı otobüslerimizin saatleri arasında soğuk lobide 5 saatlik bekleme ve suçlularla birlikte seyahat. (Suçluların uçakla seyahat etmesi yasak olduğundan hepsi otobüsle yolculuk ediyorlarmış.) Gergin seyahatten sonra varıyoruz. İlk iş yanımıza aldığımız malzemelerde sandviç yapmak. Eğer öğrenciyken geziyorsanız bu kaçınılmaz, paranızı yemeğe harcamamalısınız:)
Mississippi Nehri
     Mississippi nehrinin kenarında kurulmuş eski bir şehir. Tarih kokan sokaklarında müzelerinde vakit geçiriyoruz. Dünyanın bütün kelebeklerinin sergilendiği müze malesef kapalı. Biz de Louis Armstrong'nun parkına yol alıyoruz. Bu şehirde doğmuş ve insanların ona saygısı büyük. Onun için park bile yapmışlar. Biz de onu ziyaret edip hostelimize gidiyoruz.
Louis Armstrong Park
Louis Armstrong Park
 

     İkinci günümüzde Aziz Louis Katedrali'ni ziyaret ediyoruz City Park'ta fotoğraflarımızı çekiyoruz. French Quarter'da alışveriş yapıyoruz.
Aziz Louis Katedrali
 Buranın en meşhur hediyelik eşyası süslü maskeleri. Ben hemen magnetimle tişörtümü alıp çıkıyorum. Bu sokakta ilgimizi çeken birşey var. Sokak sağlı sollu Voodoo büyücü dükkanlarıyla dolu.
Bourbon Street

Bourbon Street
Borboun Street'i keşfettikten sonra yağmur bastırıyor ama herşeye rağmen Frenchmen Sokağı'na atıyoruz kendimizi. Birçok yerel sanatçı şarkılar söylüyor. Tüm gençler burada. Old Absinthe Bar'ı sonunda bulup ünlü martinilerimizi yudumluyoruz.

    Üçüncü gün en son olarak yapılacak Blaine Kern's Mardi Gras World ziyareti kaldı. New Orleans'ın en görkemli festivaliymiş. Rio Festivaline benziyormuş. Burası da bu festivalin maskotlarının hazırlandığı dev müze. Geçmiş Mardi Gras Festivallerinin videolarını izleyebiliyoruz burada ve iç çekiyoruz. Keşke festivale denk gelseydik diye. Ama olsun festivalde hangi maskotların sokaklarda yürütüleceğini şimdiden biliyoruz:)
Blaine Kern's Mardi Gras World
    Artık eve dönüş zamanııı. Sonraki gün iş başıı. Bu şehirden musmutlu ayrılıyorum.

     Artık iş sürem doldu, paycheckimi aldım şimdi geldik travel aşamasına. Ağustosun sonu geldi bile. En çok gitmek istediğim yerlerin bir listesini çıkarıp kendime bir rota çizdim. Miami- Las Vegas- Los Angeles- New York- İstanbul.

1-MİAMİ- Ev arkadaşlarımla plan yapıp 5 kişi çıktıyoruz yola. Fort Walton Beach'ten Miami'ye kadar 12 saat sürecek olan araba yolculuğu. Bu kadar yorucu olacağını düşünmemiştik ama yolun sonunda Miami var sonuçta :)

Öğleye doğru varıyoruz sıcak şehre. Bavulları hemen hostele atıp, meşhur pancakeçilerden birine gidip güzel bir kahvaltı yaptıyoruz. Yorgunluğu unutup hemen atıyoruz kendimizi Miami Beach'e. Anlatıldığı kadar berrak masmavi bir su. Bunaltıcı ve nemli havada rahatlamanın tek yolu cup denize atlamak.
Miami Beach

     Gece olduğunda da Things To Do List'imize göre Ocean Drive'ya gidiyoruz. Miami'nin en meşhur caddesi. Bana biraz İstiklal Caddesini anımsattı.  Her mekan tıklım tıklım eğlenen insanlarla dolu. Ünlü içeçeklerinden tatmak için sabırsızlanan bizler de kendimize yer bulmaya çalışıyoruz ki nispeten daha boş bir mekana rastlıyoruz. Boşluğunun nedenini daha sonradan anlayacaktık tabi. Sipariş için gelen garsona en farklı ve en güzel içeceği getirmesini söylüyoruz. Boyutlarını da tahmin edemiyorduk tabi. Fiyatları menüde göremeyince biraz şüphelenmedik değil:)
Dansçı kızlar eşliğinde Miami gecelerini yaşarken hostele dönmeye karar veriyoruz ve hesabı istiyoruz. O ana kadar herşey güzeldi tabi. taa ki kişi başı 60 $ ödeyene kadar. 'Amaaan hayatımızda kaç kere Ocean Drive'ya gelebiliriz ki' diye avutarak hostel yolunu tutuyoruz. Şansımıza bu kez yağmur vuruyor. Sırılsıklam dönüyoruz hostele. Yarının planı da yapıldıysa haydi uykuyaaa:)

      İkinci gün Miami sokaklarını keşfe çıkıyoruz. Elena'nın ısrarıyla tüm günümüz Miami Ink Tattoo'yu aramakla geçiyor. Şu meşhur Amerika programlarında çıkan ve çoğu ünlünün dövme yaptırdığı salon. Şansımıza kapalı olduğunu gördüğümüzde veriyoruz kendimizi alışverişe. İstikamet Victoria'Secret! Türkiye'de fiyatlarına göre cidden çok ucuzdu hala kullanmaya kıyamadığım parfümlerimi buradan alıyorum:)

    Üçüncü gün ayrılık vaaktiiiiiii. Arkadaşlarım eve geri dönüyor ve yolun bundan sonrasını kendi başıma yürümem gerekecek. Uzun bir ayrılamama ve gözyaşı selinden sonra hostelin lobisinde kendimi yapayalnız hissediyorum. Ta ki yeni oda arkadaşımla tanışana kadar. Miami'deki son gecemi de onunla geçiriyorum. Uzay temalı bir clup'ta biraz vakit geçirdikten sonra yarınki yolculuk için biraz enerji toplamam gerektiğini hatırlayınca geri dönüyoruz. Endişelerim artıyor gitgide. İlk kez yalnız başıma kaldım ve yabancı bir ülkede tek başıma seyahat edeceğim. Şansım bu kez yaver gidiyor. Oda arkadaşımla aynı uçakla Vegas'a uçacağımı öğreniyorum. Sabahın erken saatinde ver elini Las Vegas.

2-LAS VEGAS

Check-inler yapıldı; havaalanında beklemeye başladık. Bundan sonrası daha kolay. İndiğim yerden bir akrabam beni alacak. Amerika'nın doğusuyla batısı arasında 3 saatlik saat farkının olması göz önüne alındığında yine uzun bir yolculuk beni bekliyor. Sanırım hayatımın bütün şanslarını bu ülkede tüketiyorum. Yaptığım tüm yolculuklarda olduğu gibi yine cam kenarındayım. Hava karardıktan sonra inişe geçiyoruz ve ben hayatımın en ışıl ışıl şehrini bu camdan izliyorum. Aktarmalı bir uçuş olduğundan normal süreden daha uzun sürüyor. Ve artık şansımın tükendiğine şahit oluyorum. Arizona aktarmalı uçağım benim bavulumu orada unutmuş. Allah'tan tüm değerli ve acil ihtiyaçlarım sırt çantamda. Kayıp bavul başvurusunda bulunuyorum. Dualar ederek havaalanının dışına çıkıyorum. Beni orada bekleyen biri var. Buradaki 4 günümü kuzenimin evinde geçiriyorum. Yabancılar misafirperver değildir tezini de bu evde çürütüyorum. Yanında yaşadığı aile o kadar sevimli ki hemen kayıp bavulumun oraya gönderilmesi işlemini hızlandırıyorlar. Muhteşem 4 günüm de onlarla geçiyor. Thing To Do List'imi hemen tamamlamak istiyorum fakat burada sabah dışarı çıkmak imkansız. Çöle yakınlığı nedeniyle o kadar nemli o kadar sıcak bir yer ki evde klima altında oturup geceyi beklemekten başka ihtimal yok. Hava karardığında Vegas'ı keşif başlıyor. Göz kamaştırmak deyimi sanırım bu şehir için söylenmiş.
Ceasar Palace




Hoteller, gazinolar, cafeler hepsi ışık oyunlarıyla büyülüyor. Kumar legal olduğu için Vegas için söylenmiş bir söz ver : Eğer iki kişi bir masada oturuyorsa, orada mutlaka bir oyun vardır. Gerçekten de öyle otellerin alt katları tamamen kumar ve şans oyun masalarıyla dolu. Tabi benim seyahatim daha bitmediği için risk almıyorum. Hımm bir de 21 yaş sorunu var tabi :)
    Vegas'ta gezilecek tarihsel bir yapı ya da müze yok. Buranın gezilecek yerler listesi ihtişamlı otellerden oluşuyor. Bir otel bikaç avm birleşimi gibi istediğin her marka burada var. Ayaklarımız ağrıyana kadar geziyoruz. En sonunda ışıklardan başım dönüyor ve yeter diyorum.Diğer günlerimde bunun aynısı sabah havuzda serinlemek, geceleri Vegas'ta baş döndürmek...
Ceasar Palace

    Artık Los Angeles için geri sayım başladı. Las Vegas'la arası karayoluyla 3 saat falan. Uçağa boşuna o kadar para vermemem gerektiğini düşünüp bir otobüs bileti alıyorum New Orleans seyahati kadar kötü olmamasını umarak. Sabah yolculuğum başlıyor.

3- LOS ANGELES
     Tahminlerime göre öğleden sonra 3'te varmam gereken şehre gece 12'de varıyorum. Şansım bu kez beni yalnız bırakıyor ve kavurucu çölün ortasında otobüs arıza yapıyor. Tıklım tıklım otobüste bayılmamak için zor tutuyorum kendimi. Birkaç saat sonra sorun çözülüyor ve hava karardıktan sonra Melekler Şehri'ne varıyorum.
Madam Tussauds Museum
Hosteli bulmam uzun zaman alıyor. O ağır valizle anında yatağa atıyorum kendimi. Sabah zar zor uyandıktan sonra ilk otobüs beni DownTown!a götürüyor. Ünlü gökdelenlerin olduğu şehir merkezine. Her zaman olduğu gibi ilk işim Starbucks'ı bulmak. Sanırım 3 ayda Amerikalıların yaşam tarzına alıştım kahvaltıyı kahveyle yapıyorum. Sıcakta en iyi peppermint mocha gider tabi. Karton bardağım elimde dolanıyorum.

Madam Tussauds Museum
Madam Tussauds Museum
Madam Tussauds Museum

Artık istikamet Hollywood!! İlk gördüğüm gezi acentesine giriyorum ve bana sunulan kampanyalı bileti kapıyorum. Hem Madam Tussauds müzesi hem de Hollywood turunu içeren plana başlıyorum. Bu müzede o kadar eğleniyorum ki son anda Hollywood servisine yetişiyorum. Bütün ünlülerin balmumlarıyla fotoğraf çekildikten sonra tabiii:)
Hollywood Sign View
 
 Şimdi de sıra o ünlülerin gerçek evlerini görmeye. Daha doğrusu o sokakları. Beverly Hills gerçekten çok güzel. Ünlü olsam ben de burayı tercih ederdim sanırım:)
   E artık Things To Do'nun en önemli maddesini yapmalıyım. Hollywood yazısıyla fotoğraf çektirmekkk. Onu da yaptıktan sonra hava kararmadan hostele dönmek istiyorum. Ama bu mümkün olmuyor. Hangi otobüse bindiğimi unutuyorum. Kime sorsam bana yardımcı olmaya çalışıyor ama bir türlü hosteli bulamıyorum. Adresi internetten kontrol etmeme rağmen, gece ben hala sokaklarda çaresiz dolanıyorum. Siyahi bir adam benim telaşlı halimi anlıyor ve takibe başlıyor. Artık sinirlerime hakim olamıyorum ve ağlamaya başlıyorum. Son bulduğum çare KFC'ye sığınmak. Allah'tan kasiyer kız bana yardımcı oluyor ve taxi çağırıyor. Hostele döndüğümde korkudan uzun süre uyuyamıyorum. Sabah ilk iş alışveriş yapmak. Her gittiğim yerden magnet ve tişört alma alışkanlığı edinmişim. Bu kez temkinli davranıp otobüsleri not ediyorum ve alışverişten sonra hostele sağ salim dönüyorum. Hemen valiz yerleştirip, sabah 4'teki New York uçuşu için enerji uykusuna yatıyorum.

4-NEW YORK
    Havaalanına vardığımda uçuşa daha çok zaman olduğunu öğrenince bankta biraz kestiriyorum. Artık son durak ve bir gün sonra İstanbul uçağım var. Malesef en güzel şehirde sadece bir günüm var. Yine uzun bir yolculuk olacak. Uyurken pilotun doğumgünü şarkısıyla uyanıyorum. Meğerse bir grup genç bir arkadaşları için süpriz yapmış. O anda uyku sersemi elimdeki kolayı yan koltukta oturan gencin laptopuna döküyorum. Neyse ki Amerikalılar anlayışlı insanlarmış. Milyon kere özür diledikten sonra konuyu kapatıyorum. Kulağımda 'i'm an alien' şarkıyla inişe geçiyoruz. Her zamanki gibi ilk iş valizden kurtulup kendimi NewYork sokaklarına atmak. Bu kez çok uzak bir hostel seçmemişim şansıma. Sadece tek metroyla şehir merkezine ulaşıyorum.
 Times Square!
Hava artık aydınlık değil. Ve karşımda yine ışıl ışıl bir şehir. Bu kez diğerlerinden çok daha kalabalık. Gece olduğu için bu kez kendim gezmiyorum. Şehir turu otobüslerine binip ufak bir New York turu atıyorum. Kırmızı merdivenlerde kahvemi içiyorum. Empire State Bulding'in yüksekliğine hayret ediyorum. M&M dükkanının büyüklüğüne de:) Çıplak Kovboy'la fotoğraf çekiliyorum. Özgürlük Heykeli maskotunu da unutmuyorum. ( Bir fotograf için 5$ istese de:)
Times Square

 
    Hostelimde bu kez İngiliz kızlarla muhabbet ediyorum. Birkaç arkadaşım daha olduğu için mutlu uyuyorum. Sonraki gün akşamüstü uçağına yetişmek gerektiği için sabah kalan birkaç saatimi boşa geçirmemem lazım. Güneş doğduğu gibi yine şehir merkezindeyim. Gidip magnet ve tişörtümü alıyorum. Bu kez sokaklar turistlerle değil işe yetişmeye çalışan insanlarla dolu. Kahvemi alıp Broodway'a yol alıyorum. Aklımda hep Özgürlük Heykeli ama bir adaya gidip gelmek için çok yeterli zamanım yok. Birkaç ünlü yere daha gidip hostelime dönmem gerek. Artık American Dream'in sonuna geliyorum. Yorgunluk beni bitirse de eve dönem heyecanı ağır basıyor ve yine havaalanına erken gidiyorum.
    Amsterdam aktarmalı uçağıma bindiğimde içim içime sığmıyor. Hayalini kurduğum ülkeye veda etmek zor olsa da özlem beni heyecanlandırıyor. Mutluluk üzüntüyü geride bırakıyor. Artık uzun bir uyku vakti... Amsterdam'a indiğimde uçağın 1 saat rötarlı olduğunu öğreniyorum. Sabırsızlık beni bitiriyor. Cebimde son kalan 5 dolarla Starbucks'a koşuyorum ve bekleyiş sürüyor...


    Ve İSTANBULLLL! Dünyanın neresine gidersem gideyim sanırım en sevdiğim şehir bu olacak. Elena'nın söylediği söyler kulağıma çalınıyor, "Hiç bir yolculuk eve dönüş yolculuğu kadar heyecan verici olamaz." Ona hak veriyorum ve mırıldanıyorum "Ben geldim İstanbul."
 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Benim Aşk Adam- Bozcaada

Güzel Atlar Ülkesi - Kapadokya

Komşu Ziyareti - Sakız Adası (Chios)

Uyumayan Ada - Mikonos